Beden Kılıfları - Panca Koşa - Nv. Raghuram

lecture.jpg

HOCAMIZ SRI.NV RAGHURAM’ ın kişisel sitesine ulaşmak için;

www.nvraghuram.org/
NV.RAGHURAM’dan makaleler okumak istiyoranız.
http://www.yogamerkezi.com/sohbetler/raghuram_sohbet_indx.htm

Daha fazla bilgi için:

Swami Vivekananda Yoga Üniversitesi:

http://www.vyasa.org - http://svyasa.org


Kişisel web sitesi: www.nvraghuram.org


Makalelerinin yer aldığı site www.nvraghuram.blogspot.com


N.V. Raghuram önderliğinde / rehberliğinde kurulan okullar:
Yoga Bharati – www.nvraghuram.blogspot.com : ABD ve Hindistan’da faaliyet göstermektedir.
SVYASA USA - http://www.svyasausa.com : Merkezi Bangalore Hindistan’da bulunan sVYASA’nın Amerika Koludur.

PANCA KOŞA - Varoluşun Beş Kılıfı

NOT:Herkes’in okuması gereken son derce güzel bir anlatımdır.İçinde yaşamdan çok güzel hikayeler var….

Biz kimiz? Bu esaslı soru insanoğlu tarafından her seviyede içgüdüsel olarak araştırılmıştır. Doğduğumuzda, kendimize ve etrafımıza bakarak fiziksel bedenimizi araştırırız. Meraklı insanoğlu araştırmaya yasayan organizmalardan ve fiziksel özelliklerinden başlamıştır. İnsanlığın vücudunu araştırmanın bir adim ötesine giderek, ince tetkiklerle ve özel değerlendirmelerle vücudun parçalarını ve işlevselliklerini araştırmaya başladık. Daha da ilerleyerek insanoğlunun görünemeyen parçalarından akil ve zihni araştırdık. Bu hayat araştırmaları günümüzün modern biliminin gelişi oldu.

Daha da fazla incelemeye başladığımızda, özellikle kendimizi , içerilere bakmaya başladık, duygularımıza ve düşüncelerimize. Bu Upanishad’larda araştırılmıştır, insanoğlunu araştırmak ve anlamak birinin gördüklerinden ziyade hislerini deneyimlemesine dayalıdır. Bu uyarlanan yol dışsal duyumlar olmadan araştırılamayan içe doğru bir yolculuktur ama içe yapılan bu manevi yolculuk saf duyu idrakinden daha derindir. Bu içsel yolculuk Upanishad’larin Sanskrit dilinde “Tapas” olarak belirtilir.

Bu içsel yolculuğa giriş dolaylı olarak öğrenci öğretmenine gidip “Bütün bu yaradılışın asli nedir?” diye sorduğunda araştırılmıştır. Öğretmen bu sorunun aslında evrenin ve yaradılışın nerden geldiği ve neyin içine evrenin kendini çözdüğüdür. Bu soruya cevap verirken, öğretmen öğrenciye döner ve kendi içine dönüp ne olduğunu ve esas doğasının ne olduğunu bulmasını ister.

O anda öğrencinin zihni karmakarışık olur. Öğrencinin öğretmene sorduğu soruyla öğretmenin kendi içine bakmasını söylemesi arasında ne gibi bir iliksi vardır. Yaradılışın esas inşa edilen yapısı nedir. Bunlar tamamen ilişkisiz gözükür. Adi Shankaracharya soruyu ve cevabi iki noktayla ilişkilendirir:

Bire fert ayni zamanda yaradılışın bir parçasıdır ve bu nedenle kendini yaradılıştan izole etmek veya ayirmak gibi bir şansı yoktur. Bu sebeple araştırma yapmak için içe dönmek birinin bilebileceği yaradılışın en derin parçasını araştırmak demektir.

Biri dışarıyı araştırmaya kalkarsa, araştırmayı kolaylaştıran duyuları ayni zamanda limitleri olur. Kimse duyularından daha karmaşık olan bir şeyi bilemez. Bunlar dokunmayla, koklamayla, duymayla, görmeyle limitlidir ve bunların ötesinde değildir. Birinin deneyimi daha derinse, bu korku , cesaret, nefret, aşk vs. içerir ki bunlar duyuların ötesindedir. Bu duyu algılamaları genel olarak hissedilenlerden etkilenir ve nitekim iki kat çarpıtılır.

Bu yüzden Upanishad araştırma alanında tamamen farklı bir manevra yapıyor ve esas varoluşumuzun bilgisini doğuruyor. Öğrenci veya araştırmacı, “Panca Koşa” adi altında bize varoluşun beş katmanını gösteriyor. Bu beş katman bizim içimizde ve insanin genel deneyimlerinde , dışarıda değil. Sadece bilinçliliğin değiştirilmiş yerlerine gidenler için değil, bu herkes için açıkça ortada.Öğrenci bu sorunun cevabini araştırmaya devam ettiğinde, beş kılıf açıkça ortaya çıkar.

Upanishad’lar kısaca bu araştırmanın fikirlerini belirtir, ve bu sebeple yorumcunun görevi araştırmanın her aşamasında açıklamaların bağlantısını kurmaktır. Bir çok yorumcu değişik sekilerde olmasına rağmen kendi açıklamalarını yapmışlardır, ama son durum ve Upanishad’larin anlamı ayni kalmıştır.

ssd.jpg

ANNAMAYA KOŞA:

Taittiriya Upanishad’da , öğretmen örgenciye kendi içine doğru bakmasını ve deneyimlerini tanımlamasını söyler. Böylece öğrenci varoluşun ilk katini keşfeder, Anamaya Koşa. Öğretmenine kendisinin çeşitli uzuvlar ve organlardan meydana gelen fiziksel veya psikolojik kişilik olduğunu söyler. Fiziksel beden orada olduğu surece kendisinin de orada olabileceğini ve fiziksel bedenin gitmesi halinde kendisinin de gideceğini belirtir.

Biz fiziksel bedene kendimiz olarak bakarız ve bu yüzden onunla çok fazla ilgilenir ve önem gösteririz. Fiziksel bedenimizde bizi etkileyen çok fazla çekici taraf vardır ve bu sebeple enerjimizin ve zamanımızın büyük kısmını bedenimize odaklarız ve onun hayatımızdaki en önemli şey olduğunu düşünürüz.

Öğretmen öğrencinin bu çabuk cevabini anlar , ve ona daha derinlemesine araştırmasını söyler. Ama bunun da yanlış olmadığını ve daha derin şekilde göz önüne almak gerektiğini belirtir. Öğrenci bunun üzerine araştırmaya devam eder ve öğretmenine baksa bir cevapla geri gelir.

yoga5.jpg

PRANAMAYA KOŞA:

Öğrenci “Ben Pranamaya Koşa’yım, bütün vücuduma yayılan ve onun çalışmasını ve aktivitelerini sağlayan yaşam enerjisiyim.O olduğu surece bende varolurum , ama yaşam enerjisi gittiğinde bende orada olmam” der.

Öğrenci vücudun kendi kendine işlemediğinin farkına varmıştır. Gözler Prana sayesinde görür, kulaklar Prana sayesinde duyar, bacaklar onun sayesinde yürür, ağzımızla onun sayesinde konuşuruz. Bu sebeple biz Pranamaya Koşa’yız. Prana’nin olmadığı yerde biz de olmayız. Vücutlarımızda da , yaşam enerjisi yoksa etkilenmeyiz. Mesela, saçlarımızda ve tırnaklarımızda Prana yoktur ve onları kestiğimizde acı hissetmeyiz, Ama bakin saçlarımıza ve tırnaklarımıza bakmak için ne kadar para ve zaman harcıyoruz!

Nasreddin Hoca bir gün Banglore tren istasyonundan ayrılırken, fark edilir şekilde sac çıkmasını sağlayan bitkisel yağlar satan bir seyyar satıcı görür. Bu ilacı alarak bir ay boyunca bütün talimatlara uyup inançlı bir şekilde yağı kullanır. Bu tedavinin sonunda kafasında sadece eskiden kalma tek bir sac telinin uzadığını görür , baksa da bir hareket yoktur! Çekinerek berbere gider. Berber güler ve ‘Keselim mi yoksa boyayalım mi Hocam’ der. Hoca cevap verir “Hiçbiri, perma yap!” Orada olmadığımız şeyler için bile çok fazla önem gösteriyoruz. Yakın zamanda haberlerde yasayan en yaşlı adamın 134 yaşında Japonya’da olduğu vardı! Vücudu hala orada olmasına karşın hayati ondan gitmişti. Yasam bir kere gitti mi , vücut hala orada da olsa artık o kişi yoktur.

Taittiriya Upanishad’ta aziz der ki,

“Tasmadva etasmat anna rasamayaat, anyontara atmaa praana mayah. Te naihsa purnah.”

Bu yemek kılıfından (fiziksel beden) daha ince olan , prana oradadır. Yemek kılıfından çok daha bütündür.

Adi Shankaracharya yorumunda şöyle açıklar ; Eritilmiş metalin kalıba doldurulup onun seklini alması gibi, fiziksel beden de praana tarafından doldurulmuştur ve insan seklini alır. Praana vücudun seklini alır ve subtil kılıf büyük olandan daha bütündür, yani daha çok hakimiyet sahibidir.

Upanishad devam eder,

“Praanam deva anu praananti,”

Bunun anlamı, güçler, ateş vb gibi, yemek formunda yapacakları aktivitelerde praanaya bağlıdır.

Bu sunu belirtir ki, yemek bile hazmı için praana ya bağlıdır, ve praana orada değilse besin kendi başına bizim için bir şey yapamaz. Bu praana yaşamın sebebidir.

“Yaavat asmin shareere praano vasati taavat ayuh”

Praana vücutta varlığını sürdürdüğü müddetçe, yasam da orada olacaktır.

Fiziksel bedeni gevşetmekle veya tatmin duygusunu fiziksel beden seviyesinde deneyimleyerek kişi praana seviyesini tanımlama düzeyine yükselebilir. Fiziksel beden seviyesinde yapılan tüm bu egzersizler, fiziksel bedenden ayrılmada bize yardımcı olması içindir. Bir kere fiziksel seviyeden ayrılıp daha ince, bilinçsiz seviyeye gidersek, uykuyu deneyimleriz. Ama şuurluluğu devam ettirir ve fiziksel seviyede tatmin yasarsak, süregelen sakin aktivite tarafından tanımlanan praana seviyesine çıkarız. Prana kendi başına idrak edilemez, ama vücuttaki etkileri (nefes veya nabız) vücutta oluşan bazı hislerdir ve anlaşılabilir.

Öğrencinin verdiği prananin yaşamın kaynağı olduğu cevabi yanlış olmasa da, öğretmen öğrenciden, gerçeklerin sadece ,kendini yalnız araştırarak ortaya çıkabileceğini belirterek araştırmaya devam etmesini ister. Sadece Upanishad öğrencisi için değil bu hepimiz için geçerlidir. Öğretmen öğrenciden içine tapaysa ormunda bakarak araştırmaya devam etmesini ister.

divinitorymorphin.jpg

MANOMAYA KOŞA

Öğrenci vücudun ve praananin daha ötesinde ne olduğunu merak eder. Vücut tek başına yeterli değildir. O zaman fark eder ki ellerin hareketinin , gözlerin görmesinin , kulakların duymasının ardında praana nin fonksiyonu vardır. Çoğu zaman gözlemleriz ki gözlerimiz fiziksel olarak ordadır, ötesinde praana da oradadır, ama bu ikisi görmek için yeterli olmaz.

Mesela, trafikte kirmizi isik yanar ve dururuz. Gozler oradadir, praana da oradadir. Yani yanan isiklari gorursunuz. Ama isigin degismesini beklerken, akliniz dolasmaya baslar. Kariyerinizi , ailenizi dusunur uzun bir yolculuga cikar.

Gözler fizikseldir ve açıktır, praana oradadır ama akil bir yerlerde dolaşır. Kırmızı ışık yeşile döner ama ancak biri korna calip ta aklinin olduğu yerlere karşın gerçekte nerede olduğunun farkına varırsın.

Aklim buradaysa ben de buradayımdır, aklim uzaklardaysa bende uzaklardayımdır. Sadece akılsal kişiliğim buradaysa burada olabilirim, akılsal kişilik burada yoksa ben de olamam. Eğer akılsal kişilik gözlerin arkasında görmesi için varsa, gözler görür ama yoksa gözler görmez. Ayni şekilde kulaklarda akılsal kişilik orada yoksa duymaz.

Bu sebeple biz akılsal kişilikleriz, Manomaya Kosa.

Sanskrit dilinde insan Manushaya olarak bilinir ki bunun da kökü akil kelimesinden gelir. Örgenci heyecanla öğretmenine gider bulduğunu paylaşır, “Anladım ki ben akılsal kişiliğim, manomaya kosa”.

Praanik kişilik vücut kalıbına dolmuş prana gibidir. Yani bizim fiziksel bedenimiz bir dış kılıftır. Ayni ölçüler içinde biz manomaya kosayiz. Bu bütün bedeni ayak parmağından başına kadar kaplar.

Öğretmenin öğrencisine ileri sürdüğü budur. Bu kişilik bir kuşla kıyaslanır. Manomaya kosa kanatları Rig-Veda ve Samaveda olan bir kustur. Biri doğa kanunlarını ve yaradılışın emirlerini belirtir diğeri ise estetik anlamıdır. Akılsal kişilik bir kus gibi iki kanadıyla uçabilir ve kafanın yeri Yajur-Veda tarafından alınır. Yajna bizim bu dünyadaki aktivitelerimizi yapmamız için gereken yoldur, Yajur-Veda bize esas aktiviteleri yajna yolunda verir. Upanishad’lara göre manomaya koşanın kalbi direktiflerdir. Akil yukarıdan direktifleri alır,ama bu yukarısı nihai olmayandır.Peki manomaya koşadan daha sübtil ve daha dolu olan nedir? Öğrenciye tapası bulup araştırmasını öğütler.

maitreya_001.jpg

Vijnanamaya Koşa

Gelen bu direktiflerin akil tarafından uygulanıp dışarıya taşındığını bilmek çok zor bir şey değildir. Bu sebeple, akil nihai değildir. Trafikte aklimiz dolaşırken, aklımıza trafiğe odaklanmasını söyleriz. Aklimizi baktığımız şeye veya okuduğumuz şeye koyup anlamaya çalışırız.

Akil kontrol edilebilir ve biz aklimizi kontrol edebiliyoruz yani biz aklımızdan daha sübtiliz. Çocuklar da yetiksinler de akli kontrol etmeyi bilirler. Size bir evde gecen küçük bir örnek; Anne çocuğuyla beraber oturup ödevleri yapıyor. Genellikle de ödevleri yapan anne çocuk değil. TV açık ve baksa bir köşede biri haberleri seyrediyor. Aniden bir süper kahraman Cadbury reklamlarıyla TV ye çıkıyor ve çocuğun akli oraya kayıyor. Çocuk reklama dalıyor çünkü onları bir tek orada görebiliyor gerçek hayatta değil. O anda annesi çocuğa donuyor “Aklini buraya ver” diyor ve devam ediyor “Burada ödev yapıyoruz.” Çocuk aniden aklini ödeve geri veriyor.

Bu demek ki çocuk bile kendi aklini doğal olarak kontrol edebilir. Biz akılsal kişilikler değiliz. Çünkü akil veya akılsal kişilik kontrol edilebilen bir şey. Çocuk aklini kontrol ediyor, siz aklinizi kontrol ediyorsunuz. Yani siz akılsal kişilik manomaya koşa dan daha derin ve sübtil olansınız. Simdi soru yükseliyor, o zaman akli kontrol eden kim?

Devam edersek, aklin olmadığı yerde varolduğumuza tanıklık edebiliriz. Siz oradasınız. Akli tamamen zarar görmüş bir insan da varolabilir. Bir kişi komadayken kendisi oradadır ama akli orada yoktur. Karisi komada olan bir arkadaşım vardı. Ne akılsal bir aktivite ne etrafı tanımlayabilme, ne de bir gözünde bir kıpırtı vardı ama hala hayattaydı.

Peki oradaki kim? Aklin ötesinde kim var.

Basit bir örnek bize akla direktifleri verenin zihin olduğunu gösterebilir. Sadece akla değil bütün vücudumuza komutlar zihinden gelir.

Bir dükkandan tanesi 20 lira olan bir çift bir şey alacağınız zaman, satıcı sizden ikisi için 50 lira isterse, hemen alarma gecip “Neden 50 ,ikisinin sadece 40 etmesi gerekli” dersiniz.

Bunu söyleyen kim? Bunu söylemeye sizi kim yönlendirdi? Bu Vijnanamaya Koşa adini verdiğimiz zihinsel kişiliğimiz. Vijnana yada zihin , bütün hesaplamaları yapandır. Bu büyük veya küçük diyen zihindir. Bu tamam veya bu değil diyen yine odur. Bir mühendislik isinde hangi formülün uygulanması gerektiğini söyleyen yine zihindir. Tıpta hangi kan sayımının doğru olduğunu söyleyen yine zihindir. Yani sadece bizi değil bütün dünyayı yönlendiren bu zihinsel kişilik yani Vijnanamaya Koşa’dır. Siz sorumlu olduğunuzu söylediğinizde bu zihinsel kişiliğiniz, Vijnanamaya Koşa’dır.

Bütün dünya Vijnana’yla gider. Vijnana “evet” derse bütün dünya “evet” der. Eğer Vijnana “hayır” derse bütün dünya “hayır” der. Vijnana’dan kastimiz zihinsel kişiliklerdir. Eskiden zihinsel kişilikler kolesterolün vücudumuz için kötü olduğunu ve hayvansal yağların ve tereyağının kolesterolü çıkaracağını söylüyorlardı. Bu sebeple hayvansal yağlar kötüydü. Herkes bunları yemeyi bıraktı. Son günlerde diğer entelektüeller diyor ki vücudun iyi kolestrol denilen şeye ihtiyacı var ve bazı hayvansal yağlar bunu içeriyor. İnsanlar da tekrar hayvansal yağları yemeye başladı.

Bireysel seviyede bütün aktivitelerden sorumlu olan zihindir. Bu sebeple biz kendimizi zihinsel kişiliğimizle tanımlıyoruz. Eğer zihnim tıpta eğitilmişse, doktor oluyorum. Eğer bilimde eğitilmişse bilim adamı oluyorum. Mimaride eğitilirse mimar oluyorum. Yalan söylemeye eğitilirse avukat oluyorum. Hiç zihnim yoksa da politikacı oluyorum! Bu sebeple kendimizi zihinsel kişilikler yani Vijnanamaya Koşa olarak tanımlıyoruz.

Öğrenci heyecanlanır ve öğretmenine koşar. Mutlu şekilde “ben Vijnanamaya Koşa’yım , zihinsel kişiliğim” der. Öğretmen tatmin olmaz ve daha derin araştırmasını ister.

Tapasaa Brahma Vigijnasasva

Tüm dünya zihni yüce bir şey olarak tanır. Bütün üniversiteler zihni eğitmek için vardır. Bütün diplomalar, sertifikalar, toplantılar aslında zihni tanımlamak içindir. Nobel ödülü bir zihinsel mükemmelliktir. Bu basit şekilde bizim yüce bir özelliğimiz gibi görünür ve sanki zihinsel kişiliğimizden daha yüksek bir şey olamaz gibidir! Nasıl olur da zihinsel kişilikten daha derin, daha sübtil ve bize daha yakın bir şey olabilir?

Zihinsel kişilik bir tarafta doğa kanunlarıyla diğer tarafta da kurallar ve denklemlerle hayatta kalır ve isler. Bunlar onun sınırlarıdır. Bir yerde kural ve kanun varsa esirlik vardır. Bu sebeple zihinsel kişilik, Vijnanamaya Kosa kanunlar ve denklemlerle sınırlanmıştır. Zihinsel seviyede veya zihinsel kişilikte özgürlük yoktur. Kural ve kanunların köleliği olduğunda nasıl özgürlük olabilir? Özgürlük orada yoksa da nasıl mutluluk olabilir. Mutluluk devamlı bu sınırlara uymak zorundadır , yani Vijnanamaya kişilikte hiç rahat , huzur olmaz.

Zihin önemlidir, çünkü insana çevresindeki evreni tam olarak anlamakta çok yardımcı olabilir. Bu zihin bize neyin doğru veya yanlış olduğunu yargılamamızı, hatalardan sonuç çıkarmamızı mümkün kılar. Zihinsel kişilik devamlı olarak her şeyi kanunlar ve düzenlemeler çerçevesinde göz önüne alır. Bu yüzden mutlu ve huzurlu olamaz. Bu sebeple de kişinin mutlu ve huzurlu olması için kendini zihinsel kişilikten geri çekmesi gerekir. Bunu her gün uykumuzda yapıyoruz. Zihnimizi kapatıp mutlu olduğumuz iç kabuğumuza dönüyoruz.Bu nedenle öğretmen örgencisine sorar, zihinsel kişiliğimizden özgür olduğumuzda biz neyiz? Bu zihinsel kişilikten daha sübtil olan nedir? Bu herkes için bir deneyim mi yoksa sadece meditasyon yapan bir azınlık için mi? Eğer bu bizim doğamızsa , biz spiritüel sadhanalar yapsak ta yapmasak ta burada olmalı.

Bu cevaplanması zor bir soru. Ama bir kere incelemeye başladık mi , bu kişiliğin günlük yaşantımızda olduğunu görürüz çünkü bu bizim özümüz ve tek başına bizim tüm aktivitelerimizden sorumlu. Basit bir gözlemde zihin her şey gibi ve bizim deneyimlerimizi yönlendirir gibi gözükür. Ama daha dikkatli bir çalışma onun zihin değil, bütün aktivitelerimizi ilerleten büyük mutluluk olduğunu gösterir.

silverfaerie.jpg

ANANDAMAYA KOSA

Sonra doğal olarak öğrenci sorar “Nasıl?”

Eğer zihnime elimi ateşe tutmalı miyim diye sorarsam, zihin bize ateşin bizi yakacağını belirterek cevap verir. Ama zihin bunu sadece deneyimlerinden yada baksa birinin tavsiyelerinden bilebilir. Zihin der ki ben sana sadece elini ateşe tutarsan yanacağını söyleyebilirim. Ama seni önceden gördüklerimden ötesine yönlendiremem. Zihin bizim onu eğittiğimiz biçimde bizi yönlendirir. Tip alanında eğitilmiş zihin elektronik hakkında konuşamaz. Elektronik hakkında eğitilmiş zihin de kalp damar cerrahisi hakkında konuşamaz. Zihin sadece bizim ona verdiğimiz bilgiler doğrultusunda çalışır.

Bir deneyimimi hatırlıyorum. Lisedeyken kız kardeşime basit matematik öğretiyordum, toplama ,çarpma gibi. Çok zekiydi ve idrak gücü yüksekti. Ona günlük hayattan örneklerle eğitiyordum. Mesela 10 portakal artı 15 portakal 25 portakal eder; eksi 5 portakal 20 portakal eder gibi. Sonra sınava gitti ve geldiğinde yıkılmıştı. Ona ne olduğunu sorduğumda “Sınav çok zordu ve bilmediğim sorular geldi” dedi. Sınav kağıdına baktığımda şaşırdım, çünkü konuştuğumuz şeyler vardı. Ona neden bunun zor olduğunu düşündüğünü sordum. “Sen bana portakal matematiği öğrettin, öğretmen elma soruları sordu” dedi.

Zihne verilen neyse , zihin onunla sinirlidir. Daha ötesine gidemez.

Bangalore’dan Teksas’in küçük bir kasabasına giden ve orada yasayan bir arkadaşım var. Evi dekorasyonu , yemekleri, kültürü, müzikler sanki küçük Bangalore. Altı yaşında da zeki bir oğlu var. O da Banglore’dan olan her şeyi çok sever. Her yaz Banglore’a gelip tatillerini orada geçirirler. Çocukta bayağı meraklı. Babasının eve getirdiği her şeyi yırtıp içine bakan biri. Babası da çocuğun Kamera ,TV gibi değerli şeyleri bozup ziyan etmesini istemiyor ve çocuğa “Elektronik aletlere dokunma” diye uyarıyor. Çocuk elektronik aletlere el süremiyor ama uslu bir çocuk. Evlerine gittiğim ilk gün koltukta oturuyordum. Çocukta babasının arkasına saklanmış meraklı gözlerle evlerine gelmiş yabancıya bakıyordu. Babası onu öne çıkardı ve “Raghuram Amca’ya Namaste yap.O da Banglore’dan, ayni dili konuşuyor ,bundan hoşlanabilirsin” dedi. Ama çocuğun yüzündeki alevi görünce izin verirse üstüme atlayacağını düşündü. Bunu nasıl karşılayacağımı bilmeden, çocuğu uyardı. “Banglore’dan tamam ama sakin elleme tamam mi?”Çocuk babasının kulağına fısıldadı “O da elektronik mi?”

Zihin ona verileni alır. Zihin size elinizi ateşe tutup tutmamanızı öğütleyemez. Peki zihnimizi yöneten nedir? Karar veren mutluluktur. Yanmanın hiç bir yerinde mutluluk yoktur, o zaman elimizi ateşe tutmayız. Ateş bizi yaktığından değil. Aklımıza bir soru takılabilir, “ Neden zihin ve derin haz veya mutluluk arasında kılı kırk yararak farklilik ariyoruz?”

Sigara içen birini ele alalım. Zihni ona sigara içmesini söylediği için sigara içmiyor. Hatta ona zihni sigaranın sağlığına zararlı olduğunu söylüyor. Ama o hala sigara içmeye devam ediyor. Neden? Zeki bir mühendis olan bir arkadaşım sigara içmeye başlamıştı. Ben de ona sigara karşıtı öğütler veriyordum. Bir mühendis, zeki bir bilimsel akil, sayılar ve istatistiklerden etkilenebilirdi. Sonra ona, nasıl olur da akciğer kanseri olan hastaların %59 u sigara içtikleri halde sigara içmeye devam edersin siye sordum. Bana “Sen nerelerdesin Raghuram? Son istatistiklere göre bu rakam %59 dan %86 ya çıktı” diye cevap verdi. Donakaldım. Eğer bunları biliyorsa, neden hala içmeye devam ediyordu?

Sormaya devam ettiğimde, onu azarlamaya başladığımı düşündü. İyi bir öğüt bile çok tekrarlandığında azarlama gibi olabilir, yani dikkat etmek gerek.

Kendini azarlanmış hissederek bana karşıt bir soru sordu “Raghuram sen bana sigara içme diyorsun, peki sen hiç içtin mi?” Kimse daha önce bana böyle bir soru sormamıştı. Ağzımda geveleyerek “Tabii ki hiç içmedim” dedim. Bir ok gibi yorumu geldi, “Bu yüzden bana içme diyebiliyorsun. Sen sigara içmenin verdiği keyfi bilemezsin”

Bu yüzden, bizi yönlendiren zihnimiz değil, mutluluk ve aldığımız keyiftir. Bütün eylemlerimizin sebebi mutluluktur. Sigarayı mutluluğun hatırına içeriz, bilinçli veya bilinçsiz. Uykuda bilinçsizken bile, yatakta yuvarlanmak gibi basit aktiviteler bile mutluluk içindir.

Bilinçli veya bilinçsiz olarak biz mutluluk tarafından yönlendiriliyoruz. Ne baksa biri ne de dışarıdan bir şey bizi yönlendirir. Bizim doğamızda, içimizde olan mutluluktur bizi yönlendiren. Buna küçük bir itiraz gelebilir. Mutluluk veren her aktivitenin arkasında bir obje, durum veya anımsama var peki nasıl mutluluk bizim doğamız diyebiliriz? Mutluluk buna çelişkili olarak deneyimlerde ortaya çıkıyor.

Dışarıda deneyimledigimiz bir obje bizde mutluluk uyandırıyor, ama siz diyorsunuz ki mutluluk bizim doğamızda var.

Bu itiraza cevap vermek için, derin uyku durumunuzu gözlemleyin. Hepimiz derin uykuda keyifli olmayı deneyimliyoruz. Mutluyuz ve o seviyede dışarıdan hiçbir şeye ihtiyacımız yok. Derin uykuyu rapor edecek kimse yok ama onu deneyimleyen orada uykuda. Bu sebeple kalktığımızda, çok iyi uyku uyuduğumuzu belirtiriz. Rapor edecek olan uykuda orada yoktur ama uyandığınızda ortaya çıkar. Bu saf mutluluktur; bize dışarıdan mutluluk verebilecek bir şey olmamasına rağmen bizim mutlu olduğumuzu belirtir. Çok sevdiğiniz bir şey, müzik veya dans gibi de orada derin uyku durumunda bulunmaz. Siz derin uykudayken biri en sevdiğiniz şarkıyı çalarsa, ona kapatmasını uyumak istediğinizi söylersiniz.

Dış etkenler olmadan derin mutluluğu deneyimledigimiz zaman derin uyku halidir. Bu zaman bizim içimizde mutluluk durumuna gelmeye başladığımız zamandır. Bu yüzden, mutluluk içimizde bir yerde yatar denir. Sizin bütün aktivitelerinizden sorumludur. Eğer dış etkenlerden bağımsız olarak ortaya çıkan bir keyif veya mutluluk varsa bu derin mutluluk, hazdır. Mutlulukta derim mutluluk, haz da yaşanan deneyimler karşısında aynidir. Fakat derin mutluluk objelerden bağımsızdır. Bu bizim yaradılıştan doğamızda vardır.

Mutluluğun kaynağı, doğamız olduğundan sonra, ruhumuzdur ve bir tarafta keyif diğer tarafta aşırı sevinç kanatlarıyla uçar. Bu zihinsel sınırların ötesindedir. Bu sebeple, akilli bir adam ve aptal bir adam, eşit şekilde mutlu olabilirler. Mutluluk deneyimi zıt çiftlere bağlı değildir. Mesela, sessizlikte gürültü de bize mutluluk verebilir. Ayni şekilde iyi ve kötü de bize mutluluk verebilir. Derinlerde doğamız, ruhumuz ve gerçek benliğimiz mutluluktur.

Öğrenci yaptığı dikkatli incelemelerle özünün derin mutluluk olduğunu anladıktan sonra, hala kafa karışıklığı yasamaktadır, “Peki eğer benim esas doğam mutluluksa, neden mutluluktan bu kadar uzağım?” Doğasının derin mutluluk olduğunu fark ettikten sonra öğrenci, kendini bunun içine yerleştirdi.

Upanishad belirtir ki, sadece kendini buna yerleştiren öğrenci değildir, kendi doğasının mutluluk ve derin haz olduğunu anlayan herkes kendini bunu içine yerleştirir.

Doğamızın derin mutluluk olduğunu bilmek ve diğer koşaların dışarıda kaldığını anlamak çok tatmin edici. Bunları birinin anlamasını sağlamak için, Himalayalar’da ormanda meditasyon yapan bir azizden örnekler vermedim. Aksine örnekleri insanların günlük yaşantılarından seçtim. Upanishad sorar, tatmin oldun mu? Öğrenci bugün der ki “Evet, sanırım”Ama bir kere ikna olduysanız başımız belada! Bu derin mutluluğun doğal durumu nedir?

Tanrı’nın yarattıklarında, balığın doğası yüzmektir, ve balık suda yüzer. Kusun doğası uçmaktır, ve kus havada uçar. Gül bitkisinin doğası, çiçek vermektir ve o da gül verir. Suyun doğası aşağı akmaktır. Bütün diğer yaratılmışlar kendi doğalarına göre varolur. Milyonlarca tür içinde sadece insanoğlu kendi doğasından uzaklaşmıştır. Herhangi birine sorun “Mutlu musun?” diye. Cevabi “Terfi alırsam evet” veya “Tatile çıkarsam mutlu olacağım” gibidir. Her zaman mutlu olmak için bir şeyler olmasını bekleriz. Kendi yaratıldığımız doğamızdan ne kadar da uzaktayız.

Fiziksel kişilikten zihinsel kişiliğe (vijnanamaya koşa) her kişilik seviyesinde, insan kendi doğasından uzaktadır. Dışsal etkiler insani kendi doğasından uzaklaştırır. Aşağıdaki tabloda her kişilik seviyesinde kendi doğamızı ve ondan nasıl uzaklaştığımızı görebilirsiniz.
ref.jpg

Bir çocuk doğal durumundadır, sadece eski yaşamından kalma derin köklü rahatsızlıkları olanlar hariç. Ama büyüyünce , çocuk kendi doğasından uzaklaşır. Çocuk yürürken rahattır, koşarken rahattır hatta düşerken bile rahattır. Ama çocuk büyüdüğünde , her aktivitesinde bir gerginlik vardır. Çocuk yavaştır ve prana seviyesinde doğaldır. Bu onun yemek yemesinde bile gözlenebilir. Ağır ağır yer, hiç acelesi yoktur. Annesi ağzına bir lokma yemek verir; on dakika çocuk etrafta oynar, oyalanır sonra annesine döner. Annesi aç ağzını der ve yemek hala oradadır. Sonra anne çabuk ye yemeğini diye bağırır. İşte böylece aşamalı olarak hızla tanışırız. Bir kere büyüdük mü artık yavaş yemek yiyemeyiz. Acele içinde ,sanki arkamızdan kovalayan varmışçasına yemek yeriz. Peki neden hızlı? Bilemeyiz ,ama bu artık bizim doğamıza karşı gelişmiş bir alışkanlıktır.

Ayni şekilde, çocukların akli da sakindir. Ama biz tamamen endişeliyiz. Önemli veya önemsiz her şeye endişeleniriz. Eğer endişelenecek bir şey bulamazsak, neden endişelenecek bir şey yok diye endişeleniriz! Endişelenmek bizim ikinci doğamız olur. Ayrıca yanlış fikirlere ve duygusal rahatsızlıklara da kapılırız. Bunların sonucunda da , tüm içsel uyumumuzu kaybederiz.

Hayata ait baksa bir soru da, çocuğun büyüyünce niçin kendi doğasını kaybettiğidir.

Çocukken yavaş,sakin ve uyumlu olmamıza rağmen, bunun bizim doğamız olduğunu bilmiyorduk. Başka bir deyişle farkında değildik. Cahildik. Çocukken derin bir mutluluk içinde olmamıza rağmen, bunun doğamız olduğunu bilmiyorduk. Bunu biz kazanmadık. Doğuştan sahip olduk. Sahip olmak için bir efor sarf etmedik. Doğumla sahip olduğumuz şeyin kıymetini anlayamadık. Mesela zengin ailelerin çocukları paranın kıymetini bilemez, çünkü onunla doğmuşlardır. Ayni şekilde biz de, doğuştan sahip olduğumuz doğamızın kıymetini bilemiyoruz.

Nasreddin Hoca bir gün ormanda yürürken, bir hırsız yolunu kesmiş ve bir bıçakla onu tehdit etmiş. “Bana bütün paranı ve mücevherlerini ver, yoksa canini alırım.” Nasreddin Hoca cevap vermiş “Parama ve mücevherlerime dokunma, onları çok zor kazandım! Canimi al, o bedavadan geldi.”

Bedava sahip olduğumuz her şeyin uçup gitmesine izin veriyoruz. Ayni şekilde doğuştan bize bahşedilen sakinlik ve mutluluk gibi şeylerin uçup gitmesine kıymetini bilemediğimiz için izin veriyoruz. Çünkü onlar hakkında bilinçli değiliz. Yoga bilinçli şekilde özümüze dönme sürecidir, isimleriyle fiziksel seviyede gevşeme, prana seviyesinde yavaşlama, akılsal seviyede sakinlik, zihinsel seviyede bilgelik, ve en sonunda da içimizde büyük bir uyum.

Eğer gerginlik, hız gibi durumlara bakacak olursanız, bunlar “bir şeyler yapma”nın nitelikleridir. Başka bir tarafta gevşeme, yavaşlık vb. de “olma” durumunun vasıflarıdır. Bu sebeple basitçe şöyle diyebiliriz ki Yoga “yapma’dan olma’ya” bilinçli bir yolculuktur. Yoga bu yüzden yapmak değildir ama yapmamaktır. Yoga bugünlerde İngilizce tabiriyle “workout” yani dışa donuk çalışma anlamına gelen spor terimiyle adlandırılmaktadır. Ama aslında Yoga içe doğru içsel bir çalışmadır. Şiirsel bir yaklaşımla Yoga , Bilinçli “eve dönüş” sürecidir.

ref4.jpg

Yoga orijinal doğamıza dönüşteki bilinçli süreçtir.

Bizler hatalı olarak İngilizce’de “Human beings” (insan oğlu) olarak tanımlanıyoruz, buradaki “being” yani olan yerine aslında “doing” yapan olmalıydı. Sadece Yoga çalışmaları yaparken kendimizi “human beings” olarak tanımlayabiliriz.

Neden doğamızdan uzaklaşıyoruz? Neden Tanrı bizim uzaklaşmamızı sağladı, bunun amacı nedir? Neden bizi doğamızdan uzaklaşamayacak şekilde yaratmadı?

Bunun sağladığı bazı yararlar var. Aslında bazı kriz durumlarında hayat kurtarıcı kolaylıkları var. Simdi klasik bir hikayeye , modern bir bakış açısıyla bakalım. Karanlıkta, dumanlı bir yolda yürüyorsunuz, ve göz gözü görmüyor. Sadece bastığınız toprağı görebiliyorsunuz. Aniden bir adim ötenizde bir yılan beliriyor. Sok oluyorsunuz! Vücudunuz geriliyor, kalbiniz hızla çarpmaya başlıyor ve akliniz telaşlı durumda. Zıplamaya hazır durumdasınız! Bütün bu değişimler, hayat kurtarıcı kararlar için çok önemli, ama ne öne ne arkaya kıpırdayamıyorsunuz, hap soldunuz. Şansınıza, yılan uyuyor. Ama siz onu rahatsız etmek istemiyorsunuz. Birden arkanızda biri beliriyor ve kayıtsızca yola fener tutuyor. Aman Tanrım! Artık yılan yok, sadece bir halatmış. Şöyle bir oh çekiyorsunuz. Gecen adam sizi fark etmiyor bile, artık yılan olmadığından eminsiniz. Sadece bir halat. Buna rağmen hala gecemiyorsunuz. Bir kere daha kontrol etmek istiyorsunuz. Dikkatlice belki uyanır diye bakıp yavaşça adim atıyorsunuz .Gectikten sonra bile hala arkaya bakıyorsunuz ki acaba var mi bir şey diye. Halat olduğundan tekrar emin oluyorsunuz. Bundan bir kaç saat sonra bile vücudunuz hala gergin. Prananiz hala yüksekte. Akliniz telaşlı. Tansiyonunuz yüksek. Bütün bunların eski haline dönmesi epey bir zaman alıyor.

Bu değişimler bir an içinde oluyor. Ama normal seviyelerine dönmeleri epey uzun zaman alıyor. Korku anında tansiyonunuz aniden yükselir. Ama düşmesi çok uzun zaman alır. Bunu büyük ve beklenmedik bir ses duyduğumuzda gözlemleyebiliriz. İki olay arasında uzun bir ara olursa, tansiyonun düşmesi bu boşlukta yeterli olabilir. Eskiden bu böyleydi. Fakat günümüzün yasam tarzında, vücut normale dönmeden başka bir hatta sonra iki olay daha olabiliyor. Vücut gergin olmaya devam ediyor. Prana hızlı olmaya devam ediyor. Tansiyon düşmek için çabalıyor ama siz onu sürekli itiyorsunuz. Sonunda tansiyon yüksek kalıyor ve bu bir alışkanlık haline dönüşüyor.

Bu sebeple bu tansiyon, gerginlik ve hızlı olma durumları devamlı meydana geldikçe alışkanlık halini alıyor. Yani bütün bu değiştirilmiş durumlar bizim alışkanlıklarımız ve bu alışkanlıklar ancak bilinçli şekilde yapılan karşıt alışkanlıklarla eski haline döndürülebilir. Eğer tansiyon bilinçsiz şekilde gelişen olaylarla bir alışkanlık haline gelmişse, Yoga buna karşıt alışkanlık olarak yapılan çalışmalardır. Asanalardaki gevşemeler bilinçli bir tersine çevirme olmalıdır. Ayni şekilde prana seviyesinde, pranayama hızı bilinçli şekilde yavaşlığa çevirmektir. Meditasyon da bilinçli bir şekilde akli sakinleştirmektir.

Bunları alışkanlık seviyesinde düzeltemesek, içimizin derinliklerine süzülerek “vasanalar” halini alırlar. Vasanalar katılaşmış alışkanlıklardır. Alışkanlıklar yüzeyseldir ve patolojiye müdahale edemezler. Ama vasanalar patolojinin içine süzülürler. Alışkanlık seviyesinde bu basit bir huzursuzluktur. Sonuca giderken alışkanlıklar idareyi ele almak ister ama psikolojiyi etkileyemezler. Ama ne zaman bir alışkanlık vasana haline gelirse, psikolojik fonksiyonlarımıza müdahale eder. O zaman patolojik durum oluşur.

İnsanların cay veya kahve içme alışkanlıkları var. Bu dışarıdan kazanılan bir alışkanlık. Doğumumuzla bize gelmez, dış dünyadan elde edilir. Eğer bu cay içme durumu alışkanlık seviyesinde ise, cay içemediğimizde biraz huzursuz ve rahatsız oluruz. Ama bu bir vasana haline gelirse, o zaman patolojik bir durum oluşur. Bütün doğal vücut fonksiyonlarını etkilemeye baslar. İşte ne zaman bu cay veya kahve içme alışkanlıkları vasanalar halini alırsa, o zaman içemediğinizde bas ağrıları oluşur, sabahları normal vücut fonksiyonlarınızı yerine getiremezsiniz. Yani vücudumuz vasanalarin kölesi haline gelir.

İsmimiz, dini inançlarımız vb. hepsi vasana seviyesinde bilinçli olunan seviyeden kesinlikle daha derin şekilde süzülürler, acil bilinçsizlik seviyesi, uyku gibi. Bu yüzden bir grup insan uykudayken, ve adiniz burada söylendiğinde sadece siz cevap verirsiniz çünkü sadece siz duyarsınız. Diğerleri buna cevap vermezler. Bu gösterir ki isminiz “uyku bilinci seviyesi” ne girer. Ayni şekilde rüyanızda dininiz değişmez, bir Hindu Hindu’dur, bir Müslüman Müslüman’dır; bir politikacı hala politikacıdır!

Eğer vasana seviyesinde düzeltilemezse, ayni aktiviteler vücudunuzun derinliklerine isler, hatta genetik olarak etki eder ve bunlar da samskaralardir.

samsara7cg.jpg

Samskara seviyesinde, bunlar çok derin bilinçaltı seviyelerdir, ve yasamdan yasama geçerler. Kızgınlık, kin, korku vb, hepsi bir yasamdan diğerine etki eder.

İşe ilk başladığımda, staj dönemindeydim; süper bir patronum vardı, yönetici bir mühendisti ve şef mühendis olmak istiyordu. Ne kadar tutkulu bir şekilde bu göreve gelmek istediğini göstermek için, her sabah ise geldiğinde dün gece bir rüya gördüğünü ve şef mühendis olduğunu söylerdi. Nerde tapınak görürse hemen gidip dua eder ve şef mühendis olmak istediğini söylerdi. Turuncu cüppeyle gördüğü veya inançlı görünen herkesten, ayaklarına kapanıp onu şef mühendis olması için kutsamasını isterdi.

Bir gün ofise geç kalmıştım, hemen asansöre koştum, bir baktım süper patronum oradaydı. Gülümseyerek günaydın dedim. Asansörde ikimiz besinci kata doğru çıkmaya başladık. Bir dakika sonra ayni adam, ayaklarıma çöküp, “Raghuram, kutsa beni; şef mühendis olayım” dedi. Ben de “Efendim, nasıl olur, ben sizin astınızım siz benim üstümsünüz, nasıl sizi kutsarım” dedim. Cevap verdi “İnsanlar senin hakkında meditasyon yaptığını konuşurlarken duydum, belki büyük güçlerin vardır, lütfen kutsa beni” Yüzüm kızardı ve “Lütfen efendim, ya insanlar görürse?” dedim. O da cevap verdi “Bu yüzden ayaklarına asansörde kapandım”

Sonra asansör durdu ve dışarı çıktık. Bir anda sert bir ses tonuyla “Raghuram, neden geç kaldın?” dedi. Şaşırmıştım! Bir kaç dakika önce ayaklarıma kapanıyordu, simdi bir anda patronum oluverdi! Bu sadece şef mühendis olmayı ne kadar istediğinin ve buna ne kadar bağlandığının bir göstergesiydi.

Ayni zamanda ahlaki da bayağı bozuktu. Çok içki içerdi, karaciğeri mahvolmuştu. Sarilik hastalığı ilerlemişti. Karaciğerinde doku sertleşmesine sebep oldu ve ağır komaya girdi. ICU Hastanesinde makinelere bağlı yaşıyordu. Doktorlar umutlarını kaybetmişti ve artık son zamanlarını bekliyorlardı. Biz is arkadaşları da başında dönüşümlü olarak bekliyorduk.

Derler ki ışık bitmeden önce çok parlar. Ayni şekilde insanda tamamen ölmeden önce parıltılı zamanı olur. On gün sonra bir gece belli belirsiz şuurlu hale geldiğini anladığım bir hareketlenme gördüm. Hemen elini tuttum, sıktım ve pozitif telkinler vermeye başladım. “İyileşeceksiniz efendim, her şey yoluna girecek. İki üç güne kalmaz hastaneden çıkarsınız.”

Nazikçe gözlerini açtı, ve yavaşça benden rica etti “Raghuram, kurtar beni, ben şef mühendis olmak istiyorum!”

Nasıl bu derin şef mühendis olma tutkusunun, bilinçaltının derinliklerine girdiğini çok merak ettim. On günlük bir koma süreci bile bu tutkuyu silememişti. Eminim daha sübtil katmanlara da inmişti, ve bunlar ölümle bile yok edilemezdi. Sonra düşündüm ki bu arzular ruhuna takılıp kalacak ve sonraki yaşamlarda da acı çekmesini devam ettirecekti.

Bu sebeple bizim insanlarımız söyle der, derinlerde köklenmiş arzular yeniden doğumumuzda sınırlarımızı oluşturur.

Yani başı bos bırakılmış olaylar alışkanlıklara, kontrol edilemediğinde de vasanalara dönüşüyor. Ne zaman bu vasanalar derinlere bilinçaltı ve genetik seviyelere giderse bunlar samskaralar halini alıyor. İşte rahatsızlıklarımız ve uyumsuzluklar alışkanlık seviyesinde de olabilir veya samskara seviyesinde de, bunu bilemeyebiliriz. Bununla ilgili mutluluk verici olan şeyse, eğer bir alışkanlık bir kaç günde karşıt alışkanlıkla tersine çevrilebiliyorsa, vasanalar da daha uzun bir zaman içinde bilinçli olarak yapılan karşıt alışkanlıklarla tersine çevrilebilir. Samskaralar da uzun bir çalışma süreci sonunda tersine çevrilebilir. Derin kök salmış samskaralar, veya kızgınlık, kin, korku, fobiler hatta psikolojik sorunlar bile uzun ve bilinçli bir karşıt alışkanlık çalışmasıyla tersine çevrilebilir.

Eğer gerginlik, hız, telaş hali vb. alışkanlık veya vasana veya samskara haline gelmişse, asana meditasyon, pranayama çalışmaları bunları tersine çevirmede yardımcı olabilir. Eğer gerginlik, hız, telaş samskara seviyesinde hipertansiyon, diyabet gibi seviyelere yükselmişse, yeterli seviyede yoga çalışması yapmak bilinçli şekilde bunları tersine çevirebilir ve sağlıklı hale tekrar dönülebilir.

Sanskrit dilinde “Sağlık” “Swastha” (swa=kendi, stha=olmak) demektir. Yani “kendinde olmak”. Hastalık ise “Aswastha” dır. Yani “kendinden uzak olmak”. Gerginlik, sürat vb. kendinden uzak olmaktır, bu yüzden hastalıklara sebep olurlar. Ne zaman yoga çalışmaları yaparsanız, bilinçli yapılan yavaşlık, sakinlik ve huzur çalışmaları swastha’dir, bu da büyük mutluluk seviyesi ve hepimizin doğasıdır.

Bir başka önemli durum daha ele alınmalı. İnsanlar günümüzde doğayı yağmalayarak, harap ederek bundan mutluluk çıkarmaya çalışıyorlar. Ne yazık ki kendi doğasının mutluluk olduğunu bilemeyecek kadar cahil ve mutluluğu dışarıdaki şeylerde arıyor. Çünkü artık çekişmeler, kıskançlık ve maddi varlık dünyanın kanunu haline gelmiş. Sadece insan kendi doğasının mutluluk olduğunu bulabilirse , doğayı kötüye kullanma durumu son bulabilir. Eğer dış dünya ona mutluluk vermek zorunda kalırsa, o bir tüketici olur.

Tanrı’nın yarattıklarında, her yaratık bu yaradılışı daha iyi konuma getirmek için bir şeyler eklerler. Bitkiler dünya daha renkli olsun diye çiçek verir, çiçekler dünya daha güzel koksun diye aroma katarlar, kuşlar etrafta öterek dünyaya müzik eklerler, her yaratığın mutlaka ekleyeceği bir şeyler vardır, hatta solucan bile dünyaya bereket katar. Sadece insanoğlu bu Tanrı’nın yarattıklarına, pisletmekten başka bir şey katmaz. Bu 350 milyon tür içinde ne yazık ki sadece insanoğlu tüketicidir! Sadece mutluluğun ve hazzın dışarılarda değil de kendi içinde olduğunu öğrenirse daha iyi bir tür haline gelebilir. Sadece dışarıdaki doğayla uyum halinde yasamaz, kendi içinde uyum ve sağlık geliştirebilir. Panca Koşa öğretisi de insana bu gerçeği fark etmede çok yardımcı olabilir.

NV.RAGHURAM